Frisky Larr

Sharing my thoughts and putting my message accross

Erdoğan’ın başarıları ve siyasi hataları – Bir yabancının bakış açısı!

Erdogan

 

Ankara üniversitesi, eski Basın ve Yayın Yüksek okulu (bugünkü İletişim Fakültesinin) mezunuyum. 12 Eylül 1980 yılının asker darbesinden tam 4 gün sonra Türkiye’ye ayak bastım ve kesintisiz olarak Türkiye’de 5 sene yaşadım. Doğuştan Nijeryalı olmama rağmen Alman pasaportuna sahip olduğum için Alman vatandaşı olarak geçiyorum. Türkiye’den 1985 yılında ayrıldığımdan bu yana hemen hemen her sene Türkiye’de yaz tatilimi geçiriyorum. Özellikle de son senelerde Türkiye’de geçirdiğim tatil süreleri iki ay ile üç ay arasında değişmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye, Nijeryadan sonra sevdiğim ikinci vatanım olarak sayılmaktadır. Bunun kişisel sebeplerine ise başka bir anlatımda değinmeyi tercih ederim.

Orgeneral Kenan Evren’in sıkıyönetim dönemini ve Turgut Özal’la kontrollü demokratik düzene geçişini yaşadıktan sonra Türkiye’nin bugünkü “sarsıntılı” siyasi düzenini gözlemlemek mutlaka dönemleri karşılaştırmaya zorluyor. Onun için bugünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı altında oluşmuş yepyeni siyasi ortamın getirdiği “belirsizlikleri” tartışırken, iki dönemin dolaylı karşılaştırma analizi ile karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır. Başlamadan önce, “sarsıntılı” ve “belirsizlik” kelimelerini kullanmakla ne demek istediğimi açıklayayım.

Ben, bu iki kelimenin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümetiyle son dönemin – özellikle Gezi Parkı – olaylarından sonra Türkiye’nin siyasi söz varlığı içerisinde daha sık tekrarlanan kelimeler olduklarını gözlemledim. İdeoloji açısından da Türkiye’de şu an iki ayrımın oluştuğunu – yani “Tayyipçiler” ve “Atatürkçüler” – da görmekteyim. Her iki grup da birbirine karşı uzlaştırılmaz bir şekilde henüz ideoloji aşamasında olan bir savaş pozisyonunda yer almış gibidir. İlk grup, değişik ve kısmen muhafazakar bir düzene daha çok güç kazandırmaya çalışirken öbür grup ise cumhuriyetin kuruluşu ve tarihsel kurtuluş mücadelesinin temeline dayanan bir düzene kalıcı ve etkin bir değişikliğin yapılmasına engel olmaya çalışıyor. Bu aşamada her iki grubun herhangi biriyle ilgili bir değerlendirme yapmadan, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana egemen olan bir sistemi, kısmen de olsa değiştirmeye çalışmanın, elbette ki, gezi parkı olaylarının gösterdiği gibi “sarsıntı” ve “belirsizlikleri” yaratması kaçınılmazdır. Bugün bu ideoloji savaşının devam etmesiyle birlikte Türkiyenin iç düzeninin sonuçta ne şekil alacağı belli değildir. Bilinen bir şey varsa, bütün hepsinin başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasını taşıdığıdır.

Erdoğan’ın başarıları

Bu açıdan, sonuç ne olursa olsun, Türkiye’nin tarihinde, Recep Tayyip Erdoğan’ın kesin bir yeri olacağından eminim. İşte bu tarihteki yerinin de ne şekil alabileceğini öngörmeye çalışmak, bu makalenin ana konusu olacak. Bunu yapma düşüncesi ise, bu senenin yaz tatilinde İstanbul’da yaşadığım bir olaydan kaynaklanıyor. Özel bir işi halletmek için, İstanbul’un Bostancı semtinden Osman Bey semtine geçmem gerekiyordu. İstanbulu iyi bilmediğim için, bana “Osman Beye gelmeniz gerekecek” dendiğinde, tek doğal tepki olarak “Osman Bey kim ya?” diye sormamdı. O anda, kendi yabancılığımı belli ettiğim farkında değildim. Ancak “Osman bey”in bir semt olduğunu anlattıklarında, yabancılığımı belli ettiğimi fark ettim. Telefonda konuşan vatandaş da bana yolu izah etmeye başladı ve ben sabırsızca sözünü kestim ve “fazla uğraşma” dedim. “Adresini söyle, arabanın navigasyonuyla seni kolayca bulmaya çalışacağım” diyerek ikinci defa olarak yabancılığımı yine bilmeden vurguladım.

Meğer ki Asya yakasında olan Bostancıdan Avrupa yakasında olan Osman beye özel bir araç veya dolmuş ve otobüs ile geçmeğe çalışmak, saatlerce sürecek ve günün değerli zamanlarını boşuna harcatan bir girişim olacaktı. Bu da İstanbul’u bilen ve yerin yabancısı olmayan herkes için gayet normal ve alışılagelmiş bir durumdur. Çözüm olarak yanımdaki sayın manevi Türk annem, metro ile yola çıkmamızı teklif etti ve böylece Bostancıda yer altına inip metroya bindik. İki ya da üç aktarmadan ve 45 dakika sonra Osman bey semtinde tekrar yeryüzüne çıktık. 1980’li yılların Türkiyesini yaşayan bir insan olarak böyle bir durumla Türkiyede karşılaşmak bir harikaydı. Aktarmak için durduğumuz her istasyonda hep hayran kalmıştım. O yeraltı dev yapıları seyredince her zaman New York’ta olduğumu hayal ediyordum. Gerçi New York’un canlı ve bambaşka yeraltı dünyasıyla karşılaştırılamazsa bile sadece “helal olsun” demekle yetindim. Hele denizaltı geçiş treni olan Marmaray’a da binince hayranlığım artmıştı. Birden bire kendimi, Fransa’nın Calais şehrinden İngiltere’nin Folkstone’una denizaltından geçen tren seyahatinde gibi hissettim.

Özetle şunu diyebilirim: Şu anki altyapı alanında, Türkiyede yaşanan hızlı gelişmeler ve modernleşmeler sürecinin bir tesadüf olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya geliyoruz. Elbette ki bu planları yapan insanlar, çeşitli ülkeleri örnek alıp Türkiye’yi ne şekilde geliştirip nereye götürmek istediğini çok iyi kavramışlardı. Konuştuğum herkesten anladığım kadar ile bu yapıların tasarılarının bir kısmı Adnan Menderes hükümeti zamanına kadar geri izlense bile o tasarıları uygulamayan en az on tane hükümet gelip geçti. Bugün bunu uygulayan hükümete saygı göstermeyip “maşallah ve helal olsun” demek yerine, kızgınlıktan hükümeti küçümsemeye çalışmak, son derece önemli bir gerçeği inkar etmek anlamına gelir. Tabii ki bu başarının bir yüzü ve kimliği vardır. “Recep Tayyip Erdoğan”.

Kuşkusuz bugün uygulanan liberal ekonomi politikasının temelinin en kararlı kısmını, o dönemde Türkiye’de yaşamış olduğum için “Turgut Özal kurmuş” dersem umarım yanılmıyorumdur. Gerek mal ve hizmet ithalatı olsun, gerekse de teknoloji transferi olsun, Turgut Özal’ın Türk ekonomisini dışa açıp askeri cuntanın uygulamış olduğu içe dönük ekonomi (yani Türkiyede Türk üretimlerinden başka üretimin tüketilmesini yasaklama) politikasından vedalaşmış olmasaydı Marmaray veya metro teknolojisinden yararlanmak daha söz konusu olmayabilirdi, bugün.

Bu sebeple haklı veya haksız olarak Recep Tayyip Erdoğan’a kızgın olan kitleden gelen insanlarla yaptığım her konuşmanın sonucunda sürekli duyulan performans inkar iddiasına şaşırıyorum. “Ülkeyi geliştirme, yol yapımlarıyla bitmez. Bunlar göz boyamasıdır” derler. Yalnız, gördüğüm ve duyduğum kadarı ile, Erdoğan’ın hükümeti altında Türkiye’yi ileriye götüren gelişmeler yol, metro ve Marmaray yapımları ile bitmedi ve bitmemektedir.

Hepsini bilmezsem de en azından vergi sistemi, sağlık sektörü, eğitim sektörü, elektrik ve su gibi hizmet sektöründe etkin ve kararlı değişiklikler uygulandığı söyleniyor ve kısmen yaşamışımdır.

En baştan, Avrupaya uyum sağlamak gereğinden doğan reformlar, mali alanda da elbette keskin bir iz bırakmıştır. Hem yatırımcıları hem de tüketicinin güvenini zedeleyen istikrarsızlık etkenlerini gidermek için ekonomide gereken tedbirleri uygulamakla vergi sistemini devlete, sabit gelir sağlayan bir kaynak haline getirmeye çalışılmıştır. Bu alanda gerçekleştirilen reformlar, halka ek bir vergi yükü getirdiğinden dolayı aynı zamanda ve başka bir şekilde başarısızlık olarak da nitelendirilmektedir. Buna rağmen sırf ekonomi açısından değerlendirildiğinde daha olumlu yönleri görülebilir. Her şeyden önce faiz oranını, ister kredi ister tasarruf alanında olsun, uzun vadede hemen hemen aynı düzeyde sabit tutabilmek, diğer teşvik uygulamalarıyla birlikte, ekonomide aniden sarsıntılı şok etkileri azaltır. Yatırım faaliyetine gayret veren bir ortamı yaratmak demektir. Teknoloji transferini kolaylaştırır ve kısacası, ekonomik faaliyetler için güvenli bir ortam yaratmak demektir. Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümetinde bunlar gerçekleştirilmiştir.

Ayrıntıya girmeden, sağlık sektöründe de modernleşme eğilimleri, sağlık sigortası sistemini (örneğin: Sosyal Sigorta Kurumunu) yeniden ve etkili bir şekilde düzenleme faaliyeti v.s. son senelerde görülmekte olan olumlu gelişmelerdir. Bugün eski günlere nazaran çok sayıda insan sağlık sigortasına sahiptir.

Eğitim alanında uygulanan başörtüsü serbestliğini getirmekle, izlenen amaç ve ulaşılan sonuç tartışılabilir olmasına rağmen yine de Atatürkçülerin hoşuna gitmezse bile demokratik gelenekleri geliştirmek açısından son derece önemli bir adımdır.

Çeşitli sektörlerde işsizlik parası ödenmesi gibi daha çok Erdoğanın başarıları sayılabilir. Bu şekilde başarıları sayma yoluna devam etsek, bu makale kolay bitmez olur. Burda vurgulanmak istenen tek unsur, Erdoğan’ın inkar edilemiyecek tarihi başarıları olmuş olmasıdır.

Bütün bunlara karşın maalesef, başbakan Erdoğanın çok ağır siyası hataları da sayılabilir.

Erdoğan’ın hataları

Herşeyden önce, haklı olsun veya haksız olsun, eleştirilere ve ciddi muhalefete karşı aşırı hassasiyet göstermesi, Erdoğan’ın sayılabilecek en çok zayıf olan bir kişisel noktasıdır. Kendini modern Türkiye’nin demokrasi önderi olarak bir yandan gösterir ve gerçekte öyle olurken demokrasinin otomatik mekanizması işlemeye başlayınca “Yoookkkk dur bakalım. Böyle olmaz” deyip ağlamak ve bütün sistemi ayakta tutan sütunları tek tek yıkma yoluna başvurmak kocaman bir hatadır. Bütün dünya Erdoğan’ın bu davranışını, Twitter’de yayınlanan gizli görüşme kayıtları ve ardında çıkan yolsuzluk suçlamaları sonucunda seyretmişti.

Demokratik bir ortamda, Pennsylvania’da yaşayan Fetullah Gülen’den beklenmedik bir ciddi muhalefet oluşmasına karşı verilen etkin veya inandırıcı cevap, işini yapan polisleri ve savcıları tutuklayıp hapise atmak ise o zaman ben Erdoğan ile Muammar Ghadaffi veya Başır El-Esad arasindaki farkı sormak isterim. Dünyanın ciddi demokrasilerinin hiç birinde, savcı veya polisler (muhalefet tarafından kullanılırlarsa bile) hükümetten izin alarak görevini yapmazlar. Tam tersi, gerektiğinde hükümete karşı bile çalışırlar. Önemli olan, yaptıkları işlerin hakiki, gerçek ve kamu çıkarına düşen payını saptamaktır. Hükümetin başındaki bireyler, genellikle suçsuzluklarını, ya hukuki yönden kanıtlamaya çalışır ya da siyasi yönden halkı ikna ederek ortaya koymaya çalışır. Sonuçta, muhalefet tarafından haksız yere kullanılmışsa, sistemin kurumları, da onları zamanla temizleyecektir. Başbakan Erdoğan ise bir diktatör gibi devleti araç olarak kullanıp düşmanlarını susturma, Twitter’i kapatma gibi basit yollarla hepsini kendi lehine temizlemek yolunu tercih etti. Bunun sonucu olarak da kendi kendine tarihi bir demokratik diktatör ünvanını kazandırsa, şaşırmaması lazımdır.

Erdoğan’ın örneğinde olduğu gibi, yarı tanrı pozları, kusursuz ve hatasız lider kılıfını giymeye çalışmanın, insanın başarılarını ne kadar çabuk unutturabileceğini görmekteyiz. Altyapı devrimiyle görülen başarılar yerine toplumun büyük bir kısmı, yaşanan tüketim mallarının pahalılığını vurgulamayı tercih eder. Çeşitli vergilerle devlete gelir kaynağını sağlayıp halka başarılı hizmet sunarken öbür yandan da fakirleri geçim sıkıntısına soktuğu da bir gerçektir. Hükümete karşı hissedilen kızgınlık duygusunun sonucunda, başarıları inkar edip artık bu çekilen zorlukları ön plana getirmek hem doğal bir psikolojik sonuç olarak sayılır hem de hükümetin halkın bir kısmından uzaklaştığını ifade eder.

Bunun dışında, yurtiçindeki başarılarına güvenerek Recep Tayyip Erdoğan’ın coğrafi bölgedeki ülkeler üzerine etkisini göstermeye çalışma çabasının çok erken gelmiş olduğunu, en geç Süriye’de kışkırttığı gereksiz içsavaşın ardından anlamış olması gerek. Bugünün globallaşma süreci içerisinde, zaten siyasi veya ekonomik açıdan başka bir ülkeye bagımlı olmayan bir ülkeye baskı niteliğinde bir etkiyi göstermeye çalışmanın başarısızlıkla sonuçlanacağı kuşkusuzdur. Bu alanda gerçekleşebilecek başarının temelini ilerki nesle hazırlamak yerine, başbakan Erdoğan, kendini ön plana koyup büyük tarihsel sıfatların peşinde koşuyor gibi bir izlenim bırakmaktadır.

Sonuçta Türkiye’ye hiç yakışmayan ve bilinmeyen, esasta George Bush ve Tony Blair ile tanınan ultra-muhafazarkar savaş kışkırtıcılığı kulübüne son derece gereksiz bir şekilde sokmaya çalışmış bulunuyor, Türkiye’yi.

Bütün bunların temelinde de yine tarihi büyüklük peşinde koşma içgüdüsü yatıyor. Bu sefer kendisinde, tüm Türk tarihini altüst edebilecek ve yeni yeni oluşan ve içeriği daha net bilinmeyen bir Tayyipçilik ideolojisini yaşatma eğilimini de görüyoruz. İcabında Atatürk’ün en büyük taraftarı olmadığı çoğu hareketlerinde görülebilmektedir. İster hanımını başörtüsü ile uluslararası toplantılarda gezdirmesi isterse de İstanbul taksim meydanında eskiden kutlanan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının kaldırılması olsun, başbakan Erdoğan’ın hükümeti, Atatürk ideolojisinin en az yüceltildiği bir hükümeti temsil eder dersem, umarım yanılmıyorumdur.

Tıpkı eski Yugoslavya’nın Josip Tito’su gibi mutlaka Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel hataları olmuş olabilir. Anlatım şekli nasıl olursa olsun Atatürk’ün uyguladığı alfabe devrimi mesela, sonuç olarak genel okuma yazma oranını arttırdıysa bile (ki tarih kaynakları bunu gösteriyor), eğitim ve okuma yazma alanında çok az yüzdelik oranı olan din adamlarının ayrıcalığını kaldırdıysa bile (ve bunlar da kaynaklarda gösteriliyor) ve genelde daha çok ülkenin yararına olduysa bile tabii ki, birtakım insanları birdenbire cahil durumunda bırakmıştı. Kemal Atatürk için din ve devlet işlerinı, laiklik prensibine göre ayrı tutmak gerekmektedir ve doğal bir sonuç olarak hükümetin işlerinde din konusuna az yer bırakılmaktadır. Yüzde doksandan fazla bir oranla müslüman olan bir ülke için bunu da zor gerçekleştirdiği bellidir.

Gayet doğal olarak, tarih sürecinde, bir takım hataları düzeltme zamanı gelecektir. Yalnız, bunu yapmanın, doğrudan saldırgan bir konfrontasyon yaklaşımıyla mı yapılması gerektiğinin sorusunu sormak lazım. Eski Yugoslavya Cumhuriyeti çökene kadar Josip Tito’ya nerdeyse ülke kahramanı olarak tapılıyordu. Aynı zamanda tarihsel bazı hatalarının da olduğuna hiçbir kuşku bırakılmamıştı. O zamanlarda konuştuğum Yugoslavlar, Tito’ya karşı saygı gösterme ve hatalarını gösterme arasında kocaman fark yaparlardı.

Bugünkü Türkiyede ise, Atatürk’e gereksiz yere saldıran başörtülü ve kısmen eksik bilgilerle dolaşan kadınlara otobüs durağında rastlamak normal hale geldi. Bir başbakan veya bir devlet başkanı ne kadar başarılı olursa olsun, Atatürk’ün tarihsel başarıları ve bu halde olan modern Türk devletinin kuruluşunda katkıları, nefret konuşmalarıyla yok edilemez. Atatürk’ün resimlerini önemli yerlerden gösteri olsun diye kaldıran hükümet, elbette ki böyle kadınlara esinleme kaynağıdır. Bütün bunlar son derece gereksiz ve bugünkü toplumun “sarsıntısı” ve “belirsizliği” nin temelini oluşturmaktadır. İktidara gelmeden önce ülkeyi kalkındırma ve geliştirme düşüncesini tam oturtup uygulayabildiyse de, Recep Tayyip Erdoğan’ın ideoloji planlanma eksikliği apaçık ortadadır. ‘Aslan geçer, izini bırakmaz’ derler ya! Atatürk ideolojisine “frontal” saldırmanın ne kadar tehlikeli olabileceği ayrıntılı düşünülmemiştir. Önümüzdeki zamanlarda Türkiye’nin huzur içinde yaşayıp yaşayamamasını, büyük ölçüde bu konu belli edecek.

Devlet başkanı seçildikten sonra, “ülkeyi tekrar birleştireceğim” gibi sözler duyuldu, Recep Tayyip Erdoğan’dan. Şüphesiz yeni devlet başkanı sıfatı altında mutlaka başarması gereken en büyük ve acil bir görev olarak bu hatalardan ders aldığını ve düzeltme yoluna gittiğini göstermesi şarttır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on September 3, 2014 by .
%d bloggers like this: